KAYNAK SAÇ ZARARLARI

    Belki başka bir Saç Kaynak sitesinde bulamayacağınız tek konu ” Saç Kaynağının Zararları ” evet bu sayfamızda size hatalı uygulanan saç kaynaklarının saç nasıl zarar verdiğini böyle durumlarda neler yapmamız gerektiği ile ilgili size bilgiler vereceğiz. Saç kaynağı kuaförlük işlemlerinin içinde en dikkat edilmesi gereken uygulamaların başında yer almaktadır. Saç kaynağı yapılmadan önce saç kaynak uygulanacak olan kullanıcının saç ve baş yapısını iyice analiz etmek ve kullanılacak olan saç kaynak sistemini, saç kaynak tekniğini iyi belirlemek gerekir. Saç kaynağı kişisel olarak sabırsız olan kişiler tarafından yapılmaması gerekir. Birçok kuaför ve saç kaynak merkezi işletme sahipleri genelde meslekten anlamayan yatırımcılar tarafından açılmış karlı bir iş olarak düşünüldüğü için kurulan saç kaynak merkezlerinden oluşmaktadır. Durum böyle olunca da piyasadan haftalıkla çalıştırdığı elemanlara saç kaynak işlemlerini yaptırmaktadır. Eğitimi olmayan kuaför kalfaları tarafından yeterli teknik bilgi ve donanıma sahip olmayan kişiler tarafından yapılan saç kaynak işlemleri ise saç zarar vermektedir. Saç kaynak merkezinizi seçerken işletme sahibinin saç kaynak uzmanı olmasına özen gösterin. Aksi takdirde uzun süre ayakta kalmayı gerektirdiği ve sabır işi olduğu için maaşlı çalışan elamanlar tarafından yaptırılmakta olan saç kaynakları istenmeyen sonuçlarla karşılaşmanıza neden olur. Keratin kaynağın zararları saçtan çıkarılırken kullanılması gereken özel solüsyon ile çözeltime den açılmaya çalışıldığında yada özel solüsyon yerine aseton, tiner gibi saç zarar veren maddeler kullanılarak ...

ZAYIFLAMA İLAÇLARI DEPRESYONA YOL AÇIYOR

  Zayıflamak için ilaç kullandığı söylenen Bayburt Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Gökhan Budak'ın dramatik şekilde yaşama veda etmesi, gözleri bir kez daha hızlı zayıflattığı iddia edilen ilaçlara çevirdi.   Uzmanlar, insan sağlığı ve psikolojisi üzerindeki olumsuz etkisi nedeniyle zayıflama ilaçlarının kullanılmasını tavsiye etmediği gibi Sağlık Bakanlığı tarafından da yasaklandığına dikkati çekiyor.   Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi uzmanı Dr. Soner Çakmak, zayıflama haplarının etken maddesinin ‘subitramin’ olduğunu belirterek, Sağlık Bakanlığı’nın bu maddenin etkin olduğu ilaçları yasakladığını hatırlattı. Bu tür ilaçların kişinin iştahını kapattığını vurgulayan Çakmak, yan etkilerinin ise kalpte ritim bozukluğu, felç, hastada birtakım ruhsal değişimler olduğunu söyledi. Bu tür ilaçların hastada heyecanlanma, huzursuzluk ve depresyon yapabildiğini vurgulayan Çakmak, “Çok nadiren de intihara neden olabiliyor. Bu ilacı depresyon hastasına verdiğiniz zaman onda bu şekilde intihara neden olabiliyor. Ağır depresyonlarda kullanılmaması gerekiyor. Zayıflama haplarında genelde bu etken madde var. Marka farklı olsa da etken madde aynı. Bunun yanında ilacın birden kesilmesi de ruhsal bir değişime neden olabilir. Bu tür ilaçlar beyindeki bir takım maddelerin artışını sağladığı için yavaş yavaş kesilmesi planlanır. Bu tür ilaçlar doktor kontrolü dışında kullanılması uygun değil.” dedi.   Özel Duygu Ruh Sağlığı Merkezi Psikiyatr Doktor Mustafa Övül de zayıflamanın hızlı olmasının riskine dikkat çekiyor. Hızlı zayıflama olan vakalarda ruh sağlığını bozan bir durum ortaya çıktığını ifade eden Övül, “Hızlı kilo verme, vücut dengesinde hem mi...

GEBELİKTE KAFEİNE DİKKAT!

  Uzmanlar, anne ve doğacak bebeğin sağlığının büyük ölçüde etkilendiği gebelik döneminde bol su tüketiminin hem anne hem bebek açısından çok faydalı olduğuna işaret ederken, asitli ve kafeinli içeceklere karşı ise hamileleri uyardı.   Diyetisyen Tuba Örnek, “Kafein bebeğin kanına geçer. Alınan orta düzeyde kafein anne adayında çarpıntı ve benzeri yakınmalar yaratmasa da bebeğin kalp atımlarında ve solunumunda belirgin artışa neden olabilir” dedi.   Diyetisyen Tuba Örnek, gebelik döneminde vücudun artan en önemli besin ihtiyaçlarının demir, kalsiyum, folik asit, B12 vitamini ve su olduğuna dikkat çekerken, gebelik süresince kemik yapısını oluşturan kalsiyumun yeterli miktarda alınmasının, bebeğin iskelet yapısını geliştirdiği gibi, annenin de kemik kütlesini korumasına yardımcı olduğunu belirtti. Gebelikte bol su tüketiminin hem anne hem bebek açısından çok faydalı olduğunu söyleyen Örnek, “Anne adayı günde yaklaşık 2 - 3 litre kadar su içmelidir. Bu yaklaşık olarak 10-12 bardak civarındadır. Yanınızda pet şişe taşırsanız gün içerisinde hiç fark etmeden bol miktarda su içtiğinizi görebilirsiniz” diye konuştu.   Omega 3 yağ asitlerinin anne karnındaki bebeğin beyin oluşumu ve gelişimiyle  görmeyi sağlayan retina ile sinir sisteminin gelişimi aşamalarında önemli rol oynadığını anlatan Örnek, “Omega 3 ler açısından en zengin besin maddeleri balıklardır. Ceviz ve semizotu da Omega 3 içerir. Balık tüketilemiyorsa doktor ve diyetisyenin önerdiği balık hapı tabletlerinin de kullanabilir” dedi.   -“KALKMADAN ÖNCE NİŞASTALI ÜRÜNLER TÜKETİLMELİ”-   Anne adaylarının birçoğunun öze...

ŞEKER VE KANSER RİSKİNİ DÜŞÜREN SEBZE: HAVUÇ

  Meyve ve sebzelere kırmızı ve turuncu rengi veren Betakaroten isimli besin maddesinin şeker hastalığına karşı genetik yatkınlığı olan kişilerde tip 2 diyabet riskini düşürebildiği belirlendi.   Havuçtaki beta karotenin şeker hastalığını önleyebileceğini belirten bilim adamları, bol miktarda beta karoten ve diğer karotenoid tüketiminin kanser ve diğer hastalık risklerini de düşürdüğünü ifade ediyor.   Huffington Post'ta yer alan habere göre, Stanford Üniversitesi Tıp Okulu'nda görevli araştırmacılar yaptıkları çalışmada betakarotenin tip 2 şeker hastalığı riskini düşürdüğünü tespit ettiklerini açıkladılar. Daha fazla araştırma yapılıncaya kadar beta karotenin diyabeti önleyebileceğini söylemenin mümkün olduğunu belirten bilim adamları, bol miktarda beta karoten ve diğer karotenoid tüketiminin kanser ve diğer hastalık risklerini de düşürdüğünü ifade ettiler. Bu nedenle havuç, tatlı patates, bal kabağı gibi birkaç sarı-turuncu sebze yemek oldukça faydalı.   Ayrıca yine aynı araştırmada, E vitamininin "gamma-tocopherol" olarak bilinen formunun tip 2 diyabet riskini artırdığını belirlediler. Ancak bu durum daha çok çekirdeklerde ve kabuklu yemişlerde bulunan E vitamininin sağlığınız için kötü olduğu anlamına gelmiyor. Beta karotenin mi yoksa E vitamininin mi tip 2 diyabeti önlediği ya da tip 2 diyabete neden olduğunu tam olarak tespit etmek için ise daha fazla araştırmaya ihtiyaç var.   

SAKIZ ÇİĞNEYİN ÇÜRÜĞÜ ÖNLEYİN

  Ortodontist Dr. Aylin Sezen Yalçın sağlıklı dişler ve iyi bir ağız hijyeni için çok pratik tüyolar verdi…   Yalçın yemeklerden sonra 20 dakika sakız çiğnemenin çürüğü önlediğini, süt içmenin diş yapısını güçlendirdiğini söyledi.   Yalçın doğru beslenen kişilerin ağız, diş ve kemik sağlıklarının da aynı oranda sağlıklı olduğuna dikkat çekti. Yalçın, "Gözlemlerime dayanarak kolaylıkla söyleyebilirim. Tüm besin gruplarından dengeli olarak beslenme kemiklerimiz ve dişlerimizin dirençli olmasını sağlarken iyileşme sürecini de hızlandırır" dedi. Ortodontist Dr. Aylin Sezen Yalçın diş sağlığını düşünenlerin günlük  beslenmesinin nasıl olması gerektiğini anlattı. Yalçın, her besin grubundan dengeli olarak tüketilmesi gerektiğini belirterek, belli başlı yiyecekleri şöyle sıraladı: "Karbonhidrat (ekmek v.b), sebze, meyve, et, süt, yoğurt, peynir…"   ARA ÖĞÜNLERİ AZALTIN Yalçın, "Özellikle ara öğünlerle şekerli bir gıda yediğinizde 20 dakika boyunca   dişleriniz asit ortama maruz kalacaktır. Araöğünler sıklaştıkça gün içinde dişler sürekli asitle mücadele halinde olacağından çürük oluşumunda artış olur" şeklinde konuştu.   ANA ÖĞÜNLER SERBEST Yalçın, ana öğünlerde, besin çiğnenme fonksiyonu sırasında  salgılanan  tükürük miktarında  artış olduğunu belirterek, tükürük artışı ile birlikte dişlerin üzerinde besin birikimi ve asit ortamın yaratacağı etkilerin azaldığını anlattı.   SÜT ÜRÜNLERİ MUCİZESİ Yalçın, diş sağlığında süt mucizesine dikkat &c...

SAKIN İNTERNETTEN ALMAYIN!

  Anadolu Gözlükçüler ve Optisyenler Dernekleri Federasyonu Başkanı Taylan Küçüker, gözlükçüler olarak internet üzerinden kontakt lens satışı yapılmasını istemediklerini belirterek, "İnsanın göz ve görme sağlığı üzerinden pazarlamacılık yapılamaz.' dedi.   Kontakt lensin, kornea ile temas eden, göz, görme sağlığı açısından, kullanım ve hijyen konusunda, hastanın, optisyen - gözlükçü tarafından bizatihi enforme edilmesi gerekli bir tıbbi cihaz olduğuna dikkat çeken Küçüker, 'Her ne kadar uygulama hekim tarafından yapılsa da, lensin özelliği, temizlenmesi, makyajla etkileşimi, iyi bilinmeli ve optisyen tarafından kontakt lens kullanıcısına iyi anlatılmalıdır.' diye konuştu.   İnternetten kurye ile kontakt lens alan hastaların, lens kullanımı ile ilgili bilgilere nasıl ulaşacağını soran Federasyon Başkanı Küçüker, şöyle devam etti: 'Kontakt lensin sadece optisyenlik müesseselerinde satışına izin veriliyor. İnternet sitesi optisyenlik müessesesi değildir. Hasta, yasa gereği, kontakt lens reçetesi ile, optisyenlik müessesesine müracaat ederek, gözlükçü -optisyenden kontakt lens satın alabilir. Reçetesi, optisyenlik müessesesinde reçete kayıt defterine kayıt edilir.'   Küçüker, İnternet sitesine reçete ile başvurulması, yasa hükümlerini karşılamayacağına işaret ederek, 'Böyle bir uygulama, ileri ki dönemde, hastanın hekime ve optisyenlik müessesesine uğramadan, internet üzerinden kontakt lens temin etmesine sebep olacaktır. Sermaye sahibi zincir mağazalar, sitelerini reklâmlarla topluma tanıtacak, Türkiye'de her bölgeye kurye ya da kargo ile dağıtım yapabilecektir. Sahte kayıt dışı...

DÜZENLİ BALIK YEMENİN FAYDASI ÇOK

  Lezzetiyle günlük hayatta sofraları süsleyen balıklar, sayısız hastalığa da şifa oluyor. Balık eti, yüksek kolesterolün düşürülmesinden, metabolizmanın güçlenmesine, cilt güzelliğinden, eklem sağlığına kadar birçok rahatsızlığa deva.   Düzenli bir şekilde balık yemek ise kalp hastalıklarında ölüm riskini yüzde 36 oranında azaltıyor.  Uzmanların balığın sağlığa etkileri üzerine yaptığı çalışma, balığın insan vücuduna olan faydalarını ortaya koydu. Son 20 yılda bu konuda yapılan araştırmaları bir araya getiren uzmanlar, balığın yararları yanında zararının çok az olduğu sonucuna vardı. Araştırma sonuçlarına göre balığın faydaları saymakla bitmiyor. Araştırmalar, balık yemenin kalp hastalıklarından ölüm riskini yüzde 36 oranda azalttığını ortaya koyuyor. Yağlı balığın daha fazla omega3 içermesi nedeniyle de sağlığa daha yararlı olduğu çalışmadan çıkan bir başka sonuç. Uzmanlar, sağlıklı bir yaşam için hafta iki öğün balık yenmesini tavsiye ediyor.  İşte balığın insan vücuduna yararlarından bir kaçı:  - Balık, protein, D vitamini ve eser elementler açısından mükemmel bir besin kaynağıdır.  - İçerdiği fosfor, sülfür, vanadyum gibi mineraller sayesinde büyümeyi ve dokuların iyileşmesini sağlar.  - Sağlıklı diş etleri ve diş yapısı oluşmasına yardımcı olur.  - Cilt rengini güzelleştirir.  - Saçların daha dayanıklı olmasını sağlar.  - Bakteriyel enfeksiyonlarda mücadeleye katkıda bulunur.  - Kandaki kolesterolü düzenleyici etkisiyle kalp krizinin önlenmesinde önemli rol oynar.  - Nişasta ve yağların parçalanarak vücutta kullanılmasına yardım eder.  - Eklem sağlığına fayda...

ÇÖPE GİDEN SAĞLIK

  Bazen, yiyeceklerin yemediğiniz kısımları en faydalı kısımlarıdır. İşte çöpe giden sağlık depoları...   Kalp için karpuz kabuğu: Karpuz kabukları, kan damarlarının genişlemesine yardımcı olan sitrülin amino asidi zenginidir.   Diyabete kereviz yaprağı: Kereviz iyi bir magnezyum kaynağıdır ama yaprakları, sapından daha çok magnezyum içerir. Yapraklar, tip 2 diyabet riskini yüzde 23'e kadar azaltır.   Felce karşı soğan kabuğu: Soğanın kabuğu tansiyon düşürür ve felce neden olan damar tıkanıklığını önleyen kuersetin bakımından çok zengindir.   

DAHA MUTLU BİR YAŞAM İÇİN 11 ADIM

  Hızla akıp giden zaman içinde bedenimiz yorulduğu gibi ruh sağlığımız da olumsuz etkilenmektedir.   Bu duruma genellikle iş yaşamındaki sorunlar ile günlük hayatın stresli ve hızlı temposu sebep olmaktadır. Sağlıklı bir psikolojiye sahip olmak için öncelikle iş ve özel hayatın dengelenmesi gerekir. Memorial Suadiye Tıp Merkezi Psikoloji Bölümü’nden Uz. Psk. Uğurkan Ulutürk, ruh sağlığını korunmanın yolları hakkında bilgi verdi.       Sağlam bir psikoloji için sağlam adımlar   1.    Yaşam koşullarınızı, hareketlerinizi, konuşmanızı, kahve içmek veya yemek yeme gibi davranışlarınızı yavaşlatın. Yaşamı ve zamanı arkasından kovalamak yerine, yavaş hareket ederek şimdiki anın tadını çıkarın. Çünkü günü anlamlı kılan o günü yaşamanızdır.   2.    Yeniliklere açık olun. Her yeniliğin beraberinde zorluklar ve kolaylıklar olabileceğini göz önünde bulundurun ve bunlara karşı hazırlıklı olun. Karşılaşacağınız zorluklarla başa çıkmak için daha önceki yıllarda buna benzer zorluklarla nasıl başa çıktığınıza odaklanın.   3.    Daha önceki yıllarda kurduğunuz hayaller gerçekleşmediği için umudunuzu yitirmeyin. Hayal kurmaya ve istemeye devam edin; ancak kurulan her hayalin ardındaki hayal kırıklıklarına karşı hazırlıklı olun.   4.    Mükemmeli yapmaktan ve mükemmel bir eş, baba, çalışan ya da öğrenci olmaktan çok; iyi eş, iyi anne, iyi çalışan veya sadece iyi bir öğrenci olmaya gayret edin. “Sadece iyi” olarak kendinize hata yapma hakkı tanıyabilirsiniz.   5.    İstediğiniz her şeyin sizde gizli olduğunu unutmayın. Bu yüzden her şeyden önce kendinize zaman ayırın. ...

DEPRESYON NE DEĞİLDİR

  Duyguları anlamlı kılan karşıtlarının varlığıdır.   Her olumsuz duygu durumu depresyon mudur?   Her sıkıntı, mutsuzluk, üzüntü hatta yas hali depresyon değildir. Terazinin olumsuz kefesindeki duygular, tedavisi gerekli “depresyon” değil, yaşanması gereken duygulardır. Çünkü duyguları anlamlı kılan, karşıtlarının varlığıdır.   Yazılı ve görsel basında ve özellikle de internet ortamında “depresyon” terimi giderek daha sık yer alıyor. Bununla birlikte günlük yaşamda da dilden düşmeyen ve insanların ruh hallerini ifade etmek için, belki de arkasına sığınılan bir bahane olarak, gereğinden fazla kullanılan bir ifade oldu, depresyon.    Depresyon, günlük hayatımızda her olumsuz duygu durumumuzun günah keçisi ilan edilirken akıllara “neyin depresyon olmadığı “ sorusu geliyor. Bu konudaki sorumuzu Neolife Tıp Merkezi Psikiyatri Uzmanı Bora Telaferli’ye sorduk. İşte Telaferli’nin “depresyon ne değildir” sorusuna yanıtları.     Yaşam, her zaman beklentilerimizi karşılamıyor. Bazen bizi kayıplar, düş kırıklıkları ile karşı karşıya bırakıyor. Telaferli; bu mevcudun kaybı veya beklenenin gerçekleşmemesi karşısında hissedilen üzüntünün yaşamın doğal parçası olduğunu belirtiyor ve sözlerine şöyle devam ediyor: “İnsanın doğası gereği durumlar karşısında uygun duygulanım içine girmesi ve bunu ifade etmesi beklenir. Yaşanan bir kayba karşı verilen normal tepki, matem reaksiyonu yaşanması gereken bir süreçtir; depresyon değil. Oyuncağı kırılan çocuğun, sevgilisi terk eden bir insanın, yakınını kaybeden bir kişinin, kaybı için yaşadığı hüzün bunun karşıtı olan sevincin, mutluluğun anlamını daha açık olarak idrak etmesini ve o dinginliğe ulaşmak i&c...

KULAKLIKLARINIZA DİKKAT!

  Müzik dinlemek ve video izlemek için kulaklık kullanmanın sağlığa zararlı olup olmadığını bir kez daha düşünmek gerekiyor.   Memorial Etiler Tıp Merkezi KBB Bölümü’nden Op. Dr. Atilla Şengör, sesin şiddeti ve süresinin işitme sorunları açısından büyük önem taşıdığını belirterek, kulaklıkla yüksek sesle müzik dinlenmenin olumsuz etkileri hakkında bilgi verdi.     Ses şiddetini ve dinleme süresini aşıyorsanız işitme kaybı yaşayabilirsiniz   Yüksek sesle müzik dinlemek amacıyla kulaklık kullanılması, erken yaşlarda işitme kaybı için bir risk faktörü olabilmektedir. Kullanıcıların bu riski en aza indirebilmesi için bazı önlemler alması gerekmektedir. Yapılan araştırmalar, 85 desibel şiddetindeki seslere 8 saatten fazla maruz kalınmasının kulak sağlığına zararlı olduğunu göstermektedir. Bu süreler 88 desibel için 4 saat, 91 desibel için 2 saat ve 100 desibel için 15 dakika şeklinde örneklendirilebilir. Taşınabilir müzik dinleme cihazlarının maksimum ses seviyeleri 120 desibel ses düzeyinin üzerine çıkabilmektedir. Bazı araştırmalarda, kulaklıkla 1 saat süreyle yüksek seviyelerde müzik dinleyen çocuklarda yapılan işitme testlerinde 5-10 desibel geçici işitme kayıpları gözlendiği belirtilmektedir.   Ses şiddeti azaltılmalıdır   Ses şiddetine bağlı olarak gelişen akustik hasar, tipik olarak iç kulakta “salyangoz” adı verilen bölümdeki işitme hücrelerinde veya sinirlerinde meydana gelir. Buna ek olarak bireylerde bildikleri veya farkında olmadıkları bazı sistemik hastalıkların varlığı, iç kulağı işitme kaybına daha yatkın hale getirebilir. Gençlerin büyük bir çoğunluğu yüksek sesle müzik dinle...

KIŞIN VÜCUDUNUZU MUTLAKA HAVALANDIRIN

  Celal Bayar Üniversitesi (CBÜ) Tıp Fakültesi Dermatoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Serap Öztürkcan, kış aylarında giyilen yünlü giysilerden dolayı vücutta kaşıntı, egzama gibi rahatsızlıkların oluşabileceğine dikkati çekerek, üzerindeki giysiler çıkartılarak cildin mutlaka havalandırılması gerektiğini belirtti. Öztürkcan, kış aylarında insanların tercih ettiği kalın kıyafetlerin bazı sağlık sorunlarına neden olduğunu dile getirdi. Kış aylarında vücudun havayla daha az temas ettiğini, pamuklu ve sabun tozuyla yıkanmış giyeceklerin tercih edilmesi gerektiğini ifade eden Öztürkcan, şöyle konuştu:   ''Kış aylarında giyilen yünlü giysilerden dolayı vücutta kaşıntı, egzama gibi rahatsızlıklar oluşabilir. Kış aylarında insanlar üşüdükleri için çok fazla giysisini, çorabını çıkartmayabilir ancak mutlaka çıkarmalı ve vücudunu havalandırmalıdır. Çoraplar da mutlaka çıkarılmalı, ayaklar da havalandırılmalıdır. Özellikle sentetik çoraplar ayağı terletmesinden dolayı başta mantar olmak üzere çeşitli enfeksiyonlara neden oluyor. Aynı zamanda alerjik reaksiyon da oluşturuyor. Kıyafetlerin ve çorapların mutlaka akşam çıkarılmasına ve cildin havalandırılmasına fırsat verilmeli.''   KIŞ GÜNEŞİNE DİKKAT Kapalı ve soğuk havaların ardından yüzünü gösteren güneşin ciddi sağlık sorunlarına da yol açabileceğine dikkati çeken Öztürkcan, ''Uzun süre güneş görmeyen bir cilt, aniden güneşe çıkarsa 'yanık' gibi birçok rahatsızlık yaşanabilir'' dedi.   Öztürkcan, yoğun olarak güneş ışınına maruz kalmanın, zararı zamanla ortaya çıkabilecek başka hastalıkl...

BEŞ ADIMDA BAKIMLI SAÇLAR

  Ünlü saç tasarımcısı John Wood, kış aylarında cildimiz gibi saçlarımıza da özen göstermemiz gerektiğini söyledi ve ışıl ışıl saçlara sahip olmanın püf noktalarını anlattı 1. NEMLENDİRİN  Kış aylarında cildinize verdiğiniz önemi saçlarınıza da vermelisiniz. Saçların; yazın kuruması ile kışın kuruması arasında büyük bir fark vardır. Saç; kışın kuruduğunda çok daha kolay kırılabilir. Bu yüzden de soğukta en önemli şey; güvendiğiniz bir ürünle saçı nemlendirip bakım yapmaktır.    2. SIK SIK FIRÇALAYIN  Yağmurlu ve soğuk havalarda saçlarınızı yeterince fırçaladığınıza emin olun. Bu işlemi yaparken de düzleştirici etkisi olan bir ürün kullanın. Böylece fırçalarken saçlarınızı kırmazsınız.    3. TOPLAYIN  Eğer dağda kayak yapıyor ya da tatildeyseniz, saçlarınızı yıkadıktan sonra saç maskesi kullanmayı ihmal etmeyin. Ardından nemli elinizle toplayın ve kurumasını bekleyip sonra açın. Unutmayın; kayarken çok fazla yapılı duran saçların modası çoktan geçti. Yeni trend, doğal saçlar.    4. AÇIK RENKLER SEÇİN  Kışın yüzümüzde pek renk olmaz, biraz daha soluk dururuz. Saçı canlı ve özenli gösteren bir saç tonundan söz ediyorum. Kışın gri havasında koyu renk saçlar hoşuma gitmiyor. Biraz gölge ve parlaklık istiyorum.    5. ŞAPKA KULLANIN  Karlı bir yere gidecekseniz ve saçınız boyalıysa, onu mutlaka bir şapka ve bant altında gizlemelisiniz. Şapka kullanmak istemiyorsanız; saçı dış etkilerden koruyan ürünler tercih edin.  ...

KREŞ HASTALIKLARINDAN ÇOCUKLARINIZI KORUYUN

  Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Doktor Şahsine Gül, kreş ve anaokulunun çocukları hayata hazırlayan bir okul öncesi eğitim kurumu olduğunu belirtirken, bu kurumların aynı zamanda çocukların mikroplarla çok sık karşılaştıkları ortamlar olduğuna dikkat.   Son yıllarda bilim dünyasında ‘kreş' enfeksiyonundan söz edildiğini kaydeden Dr. Gül, şöyle konuştu: “Kreşe başlayan özellikle 3 yaş altı çocuklar arasında her an her hastalığa yakalanma riskine biz ‘kreş enfeksiyonu’ diyoruz. Ancak, ailelerin çocuklarını kreşe başlatmaktan korkmamaları gerekiyor. Çünkü çocuk bunu bir anlamda her durumda yaşayacaktır. Bu hastalıklarla, mikroplarla karşılaşacaktır. Bünyesi bunu atlatacak ve bağışıklık kazanacaktır.”  Dr. Gül, ailelerin ‘çocuğum çok sık hastalanıyor’ diye kreşe vermekten endişe etmemeleri gerektiğini vurgulayarak şunları söyledi: “Çocuklarda enfeksiyon sıklığı yılda 6–8’dir ve bu normaldir. Tabi ev ortamında çocuk mikropla daha az temas halindedir. Kreşe başladığı için yıllık 6–8 enfeksiyon oranı 2 veya 3 kat artacaktır. Kreşin veya anasınıfının ikinci yılı artık bu oran yarı yarıya azalacaktır. Ortalama bir çocuğun 6 üst solunum yolu, 2 bağırsak enfeksiyonu, 2 de alt solunum yolu enfeksiyonu geçirme riski vardır. Bunun altında olursa da bir problem aramak gerekiyor.”    Bulaşıcı hastalıklar sonbaharda başlıyor  Hastalık sıklığının mevsime göre değiştiğini söyleyen Dr. Gül, özellikle bulaşıcı hastalıkların sonbaharda başladığını, kış sezonu boyunca daha yaygın olduğunu bildirdi. Yaz döneminde enfeksiyon sıklığının giderek azaldığını belirten Dr. Gül, bulaşıcı hastalıklardan artık aşıyla korunmanın mümkün olduğunu s&o...

KADINLARA UYARI STRES YAPMAYIN ÇÜNKÜ...

  Bebek sahibi olmak isteyen çiftlere uygulanan sosyal baskı, çiftlerde strese yol açarak çocuk sahibi olmayı geciktiriyor. Uzmanların tavsiyesi, tedavi süreci hakkındaki bilgileri gerekmedikçe yakınlarla paylaşmamak.   Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr. Bülent Berker, çocuk sahibi olamayan çiftlere yol haritası çizerek, tüp bebek yöntemi hakkında bilinmeyenleri anlattı. Türkiye'de çocuk sahibi olmayan çiftlerin sayısının kesin olarak bilinemediğini belirten Prof.Dr. Berker, üreme yaş grubundaki çiftlerin yüzde 10-15'inin bebek sahibi olamadığını ve Türkiye'de bu rakamın 150-200 bin çifte denk geldiğini söyledi.   Tedavi gören çiftlerin büyük bir kısmının çocuk sahibi olabileceğini ifade eden Prof.Dr. Berker, çiftler arasında çok az bir kısmın hiç çocuk sahibi olamayacağını dile getirerek şöyle konuştu: 'Genellikle çiftlerin tıbbi yardım gördüklerinde çocuk sahibi olabileceklerini biliyoruz. Bunu kadının yaşına göre ayarlamak lazım. Normal adet gören, herhangi bir sıkıntısı olmayan 35 yaşın altındaki kadınlar bir yıl düzenli ilişkide bulunmaları halinde çocuk sahibi olamıyorlarsa, o zaman onların tıbbi bir yardım almaları lazım. Yaş 35'in üzerindeyse hiçbir sorun olmasa bile bebek için bekleme süresinin 6 ayı geçmemesi lazım. Bu 6 ay içerisinde çocuk sahibi olamamışlarsa o zaman doktora başvurmalarını öneriyoruz.'   TÜP BEBEK İLK YÖNTEM DEĞİL   Bebek sahibi olmak isteyen çiftler için pek çok tedavi yöntemi olduğuna dikkat çeken Prof.Dr. Berker, tüpte tıkanıklık, y...

ISLAK VE AÇIK YÜZ FELCE UĞRUYOR!

  Soğuk havaların yanı sıra açık bir otomobil penceresinin, kasksız motosiklet kullanımının, deniz kenarında ya da teknelerde yüzün rüzgardan korunmamasının yüz felci gelişimini kolaylaştırdığına dikkat çeken uzmanlar bu hastalığın tedavisinde ise ilk 10 günün çok önemli olduğu görüşünde.   Beyindeki veya yüz sinirlerindeki bazı hastalıkların, beyin ile yüz kasları arasındaki iletişimi engellemesi durumunda oluşan yüz felciyle yüz hareketleri kısmen yada tamamen kayboluyor.   Açık ve ıslak yüz felç geçirtebilir   Yüz felciyle birlikte işitme ve tat alma sorunlarının da ortaya çıktığına dikkat çeken Mersin Üniversitesi (MEÜ) Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Serhan Sevim, soğuk havalarla birlikte artış gösteren hastalıkla ilgili önemli uyarılarda bulundu. Özellikle soğuk ve yağışlı havalarda dışarıya çıkarken yüzümüzü korumamız, ıslaksa kurutmamız gerektiğine dikkat çeken Sevim'in ikazları şöyle: "Kışın daha sık olsa da yüz felcinin ılık ve sıcak havalarda da oluşabileceği akıldan çıkmamalı. Açık bir otomobil penceresi, kasksız motosiklet kullanımı, deniz kenarında ya da teknelerde yüzün rüzgardan korunmaması durumlarında yüz felci gelişimi kolaylaşır. Şeker hastalarında ve gebelerde yüz felci daha kolay oluşur. Özellikle soğuk veya rüzgarlı havalarda dışarıya çıkarken yüzümüzü atkıyla veya hava şartlarına göre kar maskesiyle kapatmamız bir zorunluluktur. Rüzgarlı ve soğuk havalarda yüzün ıslak ve açıkta olması, yüz felci gelişimini kolaylaştırıyor.'   Yüz, sağlam tarafa kayıyor   Sevim, yüz felcinin en sık görülen t...

EV KADINLARI NEDEN DAHA ÇOK KİLO ALIR?

  Bütün dünyada bir salgın gibi yayılan “şişmanlık hastalığı" en çok ev kadınlarını vuruyor!   İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Ayça Kaya ''Ev kadınlığı belki de dünyanın en nankör işi, saçlar süpürge edilir yine de yapılan onca iş göze görünmez, yorgunluk anlaşılmaz'' derken ev kadınlarına farkında olmadan kilo aldıran pek çok neden olduğunu söyledi...   İşte onlar   Çoluk, çocuk, düzen, yemek, ütü, çamaşır, bulaşık... Ev işleri... Her gün yapılan en nankör işlerden. Bütün bu işleri tek başına üstlenen ev hanımlarını bekleyen gizli tehlikelerden biri de farkında olmadan kilo almak. Peki nedir bu sinsi ve gizli tehlikeler onları da Dr. Ayça Kaya aktarıyor...   Kendinize değer verin: Özsaygınızı kimselerin yok etmesine izin vermeyin! Her gün sık sık 'Ben çok değerliyim ve bütün güzellikleri hak ediyorum' diye tekrarlayın, dil söyleyince beyin de kalp de buna inanır.   Ev işlerini planlayın: Ev işi bitmez! Hedef bir yeri kirden arındırmak olmalı, bütün mikroplar ortadan kalkacak diye kimyasalların zehiriyle boğulmayın!   Zamanı iyi yönetin: Bütün başarıların ardında 'zaman yönetimi' yatar. Günü iyi planlar, kararlara sadık kalınırsa herkese, her şeye daha rahat vakit ayırılabilir.   Yemek yaparken atıştırmayın: Saatler boyu kendini mutfağa hapseden ev kadınları bir yandan çeşit çeşit yemek hazırlayıp bir yandan da her yaptığının tadına bakarsa toplamda epey fazla 'göze gözükmeyen kalori' almış olur.   Farkında olmadan yenilenlere dikkat edin: Ana öğünler kadar kalori alınan ama farkında olunmayan iki yeme alışkanlığı da öğleden &ou...

KANSIZLIK GÖZ KAYMASINA NEDEN OLUYOR!

  Türk hekimlerin yaptığı araştırma bir gerçeği gözler önüne serdi.   Dünyagöz Hastaneler Grubu ve Amerika’nın göz ve çocuk sağlığı konusunda en saygın hastane ve üniversiteleri Wills Eye Hospital, Ohio State Üniversitesi ve St. Louis Çocuk Hastanesi işbirliği ile düzenlenen “Çocuk Göz Sağlığı ve Şaşılık Sempozyumu’nda” çocuk göz hastalıkları ve tedavi yollarına yönelik en yeni bilgiler paylaşıldı. Sempozyum’un ilk gününe Türk hekimlerin araştırması damga vurdu. Dünyagöz Etiler’den Dr. Elvan Yalçın, “dünyada ilk kez bizim yaptığımız bir ön araştırmada kansızlığın çocukların gözlerinde içe kaymaya neden olabileceğini ortaya koyduk” dedi.    Dünyagöz Vakfı’nın katkılarıyla ve Dünyagöz Hastaneler Grubu’nun ev sahipliği ile düzenlenen sempozyumda alanında uzman isimler, çocuk göz sağlığı konusunda en yeni tedavileri konuştu.   Dünyagöz Etiler’den Dr. Elvan Yalçın, sempozyumun ilk gününde dünyada ilk kez Türkiye’de yapılan bir araştırmadan bahsetti. Gözlerinde içe kayma sorunu olan çocuklar üzerinde yapılan araştırmada, içe kayması olan çocukların kan değerlerinin anlamlı olarak normal çocuklara göre düşük olduğu ortaya çıktı. Dr. Elvan Yalçın, araştırmanın detaylarını şöyle anlattı: “Dünyada ilk kez Türkiye’de bizim oluşturduğumuz bir araştırma grubunda gerçekleştirdiğimiz bu çalışma yaklaşık 2 yıl sürdü. Yaş ortalaması 6-5 – 7 olan toplam 149 hasta ile gerçekleştirdiğimiz bu çalışmada içe kayması olan çocukların kan değerleri ile sağlam çocuklar...

TÜRKİYE'DE 10 KİŞİDEN BİRİ ANCAK DOĞRU EL YIKIYOR

  Uludağ Üniversitesi (UÜ) Mikrobiyoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Cüneyt Özakın, Türkiye'de hastalıkları önleyecek şekilde el yıkama modelinin başarılı uygulanmadığını söyledi.   Türkiye ’de kesin bir rakam olmasa da her on kişiden birinin ellerini sağlıklı yıkadığını söyleyen Doç. Dr.Özakın, "Sabunu sürüp çeşmenin altında elleri durulama, yeterli el hijyenini sağlamaz" dedi.    Doğru el yıkama yöntemi hakkında Bursa’da okullarda öğrencileri eğiten UÜ Mikrobiyoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Cüneyt Özakın, doğru el yıkama alışkanlığının çocukluktan itibaren edinilmesi gerektiğini belirtti. İnsan sağlığında ellerin çok önemli olduğunu açıklayan Doç. Dr. Özakın, "Vücudumuzun birçok yerine ve bilmediğimiz gıdalara ellerimizle dokunuyoruz. Bu nedenle ellerimiz, hastalık oluşturan mikropların vücudumuza girişi için çok önemli. El yıkama çok ucuz ve basit bir yöntem. Ama bir alışkanlık haline gelmeli. Buna zaman bulmak diye bir gerekçenin olmaması gerekiyor. Doğru el yıkamayı çocukluk yıllarında aşılayabilirsek, ilerleyen dönemlerde çok rahatlayacağız. Rahat ulaşılabildiği için şu an eğitimlerimizde hedef çocuklar ama bu erişkinler içinde geçerli. Sağlık çalışanlarımıza da bunu anlatıyoruz" diye konuştu.    ’SABUNU SÜRÜP SU TUTMAK YETERLİ DEĞİL’    İnsanlarda, ishal yapan birçok etkenin ellerle bulaştığını hatırlatan Doç. Dr. Özakın, "Önemli olan hasta olduktan sonra değil hasta olmadan önce yapacağımız şeyler. Elini suyun altına tutupta yıkama diye bir şey yok. El yıkama sabun ve kimyasal madde ile g...

ÖNCE DOKTORA SONRA KAPLICAYA

  Demir, kükürt, kalsiyum, magnezyum, potasyum, sodyum ve bikarbonat gibi madeni tuzlarca zengin olan ve bu nedenle bazı hastalıklarla iyi gelen şifalı sular üzerine kurulan kaplıcalara gitmeden önce mini bir check-up yaptırılmasını öneren uzmanlar, böylelikle sağlık açısından risklerin ortadan kalkacağını belirtiyor.   Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi Romatoloji Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Sami Hizmetli, kaplıcalara gitmeden önce ''mini bir check-up'' yaptırılmasının sağlık açısından riskleri ortadan kaldıracağını söyledi.   Prof. Dr. Hizmetli, demir, kükürt, kalsiyum, magnezyum, potasyum, sodyum ve bikarbonat gibi madeni tuzlarca zengin olan şifalı suların, bazı hastalıklara iyi geldiğini belirtti. Şifalı sulardan, üzerlerine kurulan kaplıcalar vasıtasıyla insanların faydalandığını ifade eden Hizmetli, ancak bu şifalı sulardan bilinçsiz şekilde yararlanma isteğinin bazı sıkıntılara yol açtığına dikkati çekti. Mutlaka hekim kontrolünün ardından kaplıcaya girilmesi gerektiğini vurgulayan Hizmetli, şöyle konuştu:   ''Çok sağlıklı olabiliriz ama iç organlarımızda bir enflamasyon olabilir. Daha önce geçirdiğimiz iltihabi bir rahatsızlığımız bulunabilir. Basit bir sinüzitte bile çok fazla termal etkiye maruz kaldığınız zaman olumsuz sonuçlar çıkabilir. Yine vücuttaki kronik iltihaplanmalar tetiklenebilir. Bu nedenle mutlaka mini bir check-up yaptırdıktan sonra kaplıca suyuna girilmeli. Yani kardiyovasküler sistem, kalp sistemi ve dahili sistem tetkik edilmeli. Eğer kontrollerde sıkıntı yoksa kaplıca suyuna girilmeli.''   Prof. Dr. Sami Hizmetli, 65 yaş üstünde olanların ise her yönden tetkiklerinin kapsamlı bir şekilde yapılması gerektiğini vurguladı. Aksi halde bilinçs...

ERKEN YAŞTA SPOR BOY UZATIR!

  Çocukluk çağında boy uzunluğu, çocukların büyüme ve gelişmeleri konusunda aileleri en fazla kaygılandıran konular arasında yer alır. Çocuğun gelişiminde gerilik, metabolik bir hastalık veya uzamayı sağlayan büyüme plaklarını ilgilendiren bir hastalık olmadıkça, büyümenin tamamlanmasını beklemek gerekir.   Türk toplumunda ortalama boy ölçüsünün erkeklerde 1.70 cm, kadınlarda ise 1.60 cm'dir. İlkokul çağında basketbol, voleybol, yüzme gibi sporlara başlayıp devam ettiren çocukların boyunun daha fazla uzadığını görülmektedir.   Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Dr. Gökçer Uzer soruları yanıtladı   Erkeklerde ve kızlarda boy uzaması nasıl oluyor?   Kızların boy uzaması ilk adet gördüğü tarihe kadar olur, bundan sonra boy uzaması yavaşlar, bir iki yıl içinde de durur. Erkekler kızlardan yaklaşık 2-3 yıl daha uzamaya devam eder. Erkekler ortalama 14-16 yaşına kadar, kızlar 13-14 yaşına kadar uzamaya devam eder.   İdeal boy nedir?   İdeal boyu, kişinin aile bireylerinin boy ortalamasına yakın boy ölçüsü olarak tanımlanır. Ülkemizde genel boy ortalaması erkeklerde 1.70 cm, kadınlarda 1.60 cm olarak karşımıza çıkar. Avrupa ve ABD'de bu ölçüler elbette daha farklıdır. Ailesel etkenler, çevresel faktörler kadar sporla uğraşmak da etkilidir. Ancak spora ilkokul çağında başlanması önemlidir. Eğer bir çocuk ilkokul çağında spora başlarsa boy uzaması etkilenir.   Boy uzamasında beslenmenin rolü nedir?   Büyüme ve gelişme döneminde kemiklerin kalitesinde vücuttaki kalsiyumun ve fosfatın dengesi önemli bir role sahiptir. Diyette alınan kalsiyum, fosfordan zengin besinler, büy&u...

YUMURTA EN UCUZ KALİTELİ PROTEİN KAYNAĞI

  İç hastalıkları uzmanı Dr.Ayça Kaya, yumurtanın bilinen en değerli protein kaynağı olduğuna dikkat çekiyor.   Hem amino asit açısından zengindir hemde kaliteli protein deposudur. 1 yumurta sarısı 231 mg. kolestrol içerir.  Sağlığımızı korumak için yumurtadan ziyade kötü kolestrol kaynaklarından uzak durmak gerekir. Örn: yağlı açmalar, poğaçalar, yağlı etler, kebaplar gibi.  Çünkü kötü kolestrol kaynakları hem trans yağ asidi dolu hem de kolestrol  oranı yüksektir.   Yumurtanın kolestrolünde ise trans yağ asidi yoktur.  Vücudumuzun hormon yapımını, hücre ceperi yapımı için kolestrole htiyacı vardır. Bir kısmını vücudumuz sentezlerken bir kısmını  dışarıdan alırız.  Bu açıdan yumurta en kaliteli yağ kaynaklarından biridir.   Sağlıklı bir insan her gün yumurta yiyebilir. Protein seviyesi yüksek olduğundan  özellikle sık sık tüketilmesi gereken, besleyici değeri oldukça yüksek bir besindir.   Kolestrol yüksekliği olan kişiler ise hafta 2 – 3 kez yumurta tüketebilir. Bir adet yumurta besin değeri açısından yumurta byüklüğünde ete eşittir.  Yumurtanın içindeki lesitin beyin işlevlerinin düzenli olmasına yardımcı olur. Burada dikkat edilmesi gereken,  yumurtayı değil, kötü kolestrol kaynaklarını hayatımızın çıkartmak olmalıdır.   Özelikle,ülkemizin ekonomik yapısı düşünüldüğünde yumurta,  tüm vatandaşlarımızın et,balık, tavuk gibi kaliteli proteine  ulaşabileceği en ucuz bir besindir.  ...

BEBEĞİNİZ DİŞ GICIRDATIYORSA DİKKAT

  Uzmanından anne ve babalar çok önemli uyarı. Bebeğiniz diş gıcırdatıyorsa işte sebebi...   Ege Üniversitesi (EÜ) Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Çocuk Gastroenterolojisi Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sema Aydoğdu, bebeklerde diş gıcırdatmanın, reflü nedeniyle mide içeriğinin ağza gelmesinden kaynaklandığını söyledi.   Prof. Dr. Aydoğdu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, mide içeriğinin yemek borusuna geri kaçması olarak tanımlanan reflünün, fizyolojik olarak her bebekte görülebildiğini anlattı.   Bebekteki şikayetlerin yapısına göre reflünün hastalık olarak değerlendirildiğini ifade eden Prof. Dr. Aydoğdu, ''3 yaşın altındaki bebeklerde öksürük, iştahsızlık varsa, çocuk kilo almıyor, uykusunda huzursuzlanıp ağlayarak uyanıyorsa, sık kulak enfeksiyonu, zatürre ve bronşit geçiriyorsa reflüyü hastalık düzeyinde kabul edip tedaviye alıyoruz'' dedi.   Bebeklerin, yaş gruplarına göre şikayetlerini çeşitli göstermeye çalıştığını vurgulayan Prof. Dr. Aydoğdu, şöyle konuştu:   ''Küçük bebekler huzursuzluklarını yüzlerini buruşturarak öksürüp gösterebilir ki bu reflünün tipik bir göstergesidir. Bebeklerin reflü belirtileri arasında en az bilineni diş gıcırdatmadır. Mide içeriğinin ağza gelmesi ile çocuk yalanma, yutkunma hareketi yapar, dişlerini gıcırdatır. 3 yaşın altındaki bebeklerde diş gıcırdatma, çocuğun dikkat çekmek istemesinden değil, reflü nedeniyle mide içeriğinin ağza gelmesinden kaynaklanıyor. Bu hareketler, bebeğin ağzına bir şeyler geldiğinin habercisidir. Bebekleri diş gıcırdatan ya da beslenme dışı yutkunma hareketi yapan eb...

FINDIK YİYEN ANNELERİN SÜTÜ ARTIYOR

  Yaklaşık 2 yıl süren akademik çalışmalar neticesinde yeni doğum yapmış annelerin süt miktarları ve besin değeri araştırıldı.   GİRESUN Üniversitesi Piraziz Sağlık Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Ayşegül Çebi, doğumdan itibaren bebeklerini emziren kadınlar üzerinde yaptıkları araştırmalar sonucunda fındığın anne sütünü ve besi değerini artırdığını saptadıklarını açıkladı.   Biyoloji laboratuvarında yürütülen çalışmalara destek sağlayan Giresun Kalite Fındık Tanıtım Derneği Başkanı Kubilay Yaman ile açıklamalarda bulunan Yrd. Doç. Dr. Ayşegül Çebi, bebek emziren anneler üzerinde 2 yıl süren çalışmalardan olumlu neticeler aldıklarını, her gün fındık yiyen annenin sütünün diğerlerine oranla yüzde 10 arttığını belirlediklerini kaydetti. Emzirme dönemindeki annelerin fındık ve fındık ürünleri tüketiminin anne sütünün miktarına, içeriğine, bebeklerin büyümesine, gelişmesine etkisini incelemek amacıyla Giresun'da 0- 6 aylık bebeği olan anne ve sadece anne sütüyle besleyen anneler ile bebekleri baz alarak yürütülen çalışmaların olumlu sonuç verdiğini anlatan Yrd. Doç. Dr. Çebi, şunları söyledi:   "Çalışmalarımızı 90 annenin bulunduğu 3 grup üzerinde yaptık. 32 anneye her gün 40 gram fındık, 29 anneye yine her gün aynı miktarda fındık ezmesi yedirdik, 29 anneyi de kontrol grubu olarak ayırdık. Annelerin fındık öncesi ve sonrasındaki süt miktarına baktık. İlerleyen aylarda yapılan ölçümler sonucunda fındık ürünleri yiyen annelerin süt ve sütteki yağ oranında anlamlı derecede yükselmeler olduğunu tespit ettik. Ayrıca bebeklerde boy uzamasına da n...

TIRNAK VE SAÇ YİYENLER DİKKAT!

  Tırnak ve saç yiyenler 'Bezoar' tehlikesiyle karşı karşıya   Samsun Büyük Anadolu Çiftlik Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği Uzmanı Op. Dr. Muzaffer Al, tırnak ve saç yeme alışkanlığı bulunan kişilerin bezoar tehlikesi ile karşı karşıya olduklarını söyledi. 'Bezoar'ın insan ile hayvanların mide ve bağırsaklarında bazı madde liflerinin kümeleşip sertleşmesiyle oluşan taş olduğunu ifade eden Op. Dr. Al, tırnak ve saç yeme hastalıkları bulunan kişilerde bezoarın muhakkak oluşmuş olabileceğini, tedavi edilmediği takdirde büyük sağlık sorunları ile karşı karşıya kalınabileceklerini kaydetti.   2 yıldır mide rahatsızlığı bulunan 35 yaşındaki Saniye Şahin isimli hastanın şikayeti üzerine yaptıkları tetkik ve endoskopinin sonucunda bezoar tespit ettiklerini belirten Genel Cerrahi Kliniği Uzmanları Op. Dr. Muzaffer Al, "Hastamız kliniğimize başvurduğunda 2 yıldır midede ağrı ve hazımsızlık şikayeti vardı. Yaptığımız tetkikte midede yerleşen bezoar tespit ettik. Gerçekleştirdiğimiz operasyon ile midesindeki 10 cm'e 4 cm boyunda yaklaşık 180 gr. ağırlığındaki bezoarı başarıyla aldık. Tırnak yeme alışkanlığı bulunan hastamız, teşhis sonrası bu alışkanlığını bıraktı." dedi.   MEYVE VE SEBZE ÇEKİRDEKLERİNE DİKKAT   Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Kerim Güzel ise saç, tırnak ve tüy yeme alışkanlığı dışında sindirilmiş posalı meyve ve sebzelerin ve çekirdeklerinin alınması, sindirilemeyen lifli gıdaların bezoar oluşumuna yol açabileceğine dikkat çekti. Op. Dr. Güzel, "Geçirilmiş mide ameliyatları, ülserler, crohn hastalığı, mide, pankreas ve duedonum kanserleri, mide stazına neden olan diyabet, tiroid bezinin yavaş çalışması gibi hastalıklar, eksik diş varlığı ve yetersiz çiğneme alışkanlıkları bezoar oluşumunu kolaylaştırmaktadır." bi...

DİYABETLİ ANNELERİN BEBEKLERİ TEHLİKEDE

  Diyabet hastası annelerin bebeklerinde fazla glikoz yüklenmesine bağlı irileşme meydana geliyor.   Dr. Yenicesu: "Bebekte kalp, böbrek anomalileri, hipoglisemi gelişebilir, solunum yetmezliği ile doğabilirler. Bu bebekler erişkin yaşa kadar takip edilmeli''   Gebelikte en önemli sorunlardan biri diyabet. Gebelikte artan bu sorun hamileliğin de kötü geçmesine neden oluyor.   Doç. Dr. Gonca İmir Yenicesu, diyabetli annenin gebeliğinde insülin salgılanmadığını ya da salgılanıp diğer organlara etki etmediğini, kan şekerinin yüksek olduğunu söyledi.   Makrozomik bebekler doğar   Yenicesu, annede insülinin etkisiz olduğu durumlarda, vücutta bol miktarda glikozun kanda dolaştığını aktararak, ''Bu glikoz kordonlar ve plasenta yoluyla bebeğe geçer. Bebekte kısa süre sonra bol miktarda insülin ve beraberinde bol miktarda büyüme hormonu salgılanır. Büyüme hormonu nedeniyle bebekte yağ dokusu fazlalaşır ve buna bağlı olarak iri bebek dediğimiz makrozomik bebekler doğar'' ifadelerini kullandı.   Annenin diyabeti kontrol altında tuttuğu durumlarda iri bebek sorunuyla karşılaşılmadığını bildiren Yenicesu, ''Kadının kontrolsüz bir diyabeti varsa ve kan şekeri yüksekse makrozomi denilen 4 bin gramın üzerinde yani 5-6 kiloya kadar bebekler doğabilmekte'' dedi.   Genetik geçişli diyabet olabilir   Diyabetik annenin bebeğinin doğduktan sonra da birçok sorunla karşılaşabileceğini vurgulayan Doç. Dr. Yenicesu, şunları kaydetti:   ''Diyabetik annenin bebeğinde birçok metobolik veya fonksiyonel hastalıklar hatta anomaliler olabilir. Kalp anomalileri, böbrek anomalileri, bunların dışında bebekte hipoglisemi gelişebilir, solunum yetmezliği ile doğabilir. Bu be...

PANİK ATAKLA BAŞA ÇIKMAK MÜMKÜN

  Ani kaygı nöbetlerine eşlik eden çarpıntı, aşırı terleme ve bulantı gibi belirtilerle kendini gösteren panik atak, son yılların en yaygın rahatsızlıkları arasında yer alıyor. Hastaların yaşamını alt üst edebilen bu hastalık, doğru tanı ve tedavi yöntemleri ile kontrol altına alınabiliyor. Uz. Dr. Mehmet Güdük, panik atak belirtileri ve bu durumla başa çıkabilme yolları hakkında bilgi verdi.   Panik atağın tek başına bir hastalık olmadığını belirten Mehmet Güdük, “Panik atak birçok psikiyatrik hastalığın dışında; tiroid bozuklukları, kan şekerinin düşmesi, kalp ve akciğer rahatsızlıkları, beyin tümörleri, epilepsi, kansızlık, çeşitli enfeksiyonlar, vitamin eksiklikleri, aşırı kafein tüketimi ve bazı ilaçlara bağlı olarak ortaya çıkabilir. Panik atak tek başına bir hastalık değil, birçok psikiyatrik veya fiziksel rahatsızlığın belirtisidir.” dedi.   Çarpıntı, kalp atışlarını duyumsama, kalp hızında artış olması, terleme, titreme, nefes darlığı, boğulma hissi, soluk kesilmesi, göğüste ağrı, sıkıntı, bulantı, karın ağrısı, baş dönmesi, bayılma hissi, olayları ve çevreyi bir sis perdesinin gerisinden bulanık algılama, kendine yabancılaşma, uyuşma ve karıncalanma, üşüme, ürperme, ateş basması, kontrolü yitirme, çıldırma ya da ölüm korkusunun panik atak sırasında ortaya çıkan belirtiler olduğunu anlatan Güdük, “Panik atak esnasında, öncelikle kişinin uygun bir yere oturması gerekir. Burundan yavaşça nefes alınıp, 5 saniye tutulduktan sonra, yavaşça dudaklar büzülerek nefes verilmelidir. Kişi kendini rahat hissettiği bir anını gözünde canlandırarak, dikkatini burada toplamalıdır. Çevredeki ayrıntılara odaklanmaya çalışılmalıdır. Panik atak nöbeti yaşadığını düş&...

BASİT BİR DÜŞME KALICI SAKATLIĞA DÖNÜŞMESİN

  Özellikle soğuk kış günlerinde kar ve yağmurun da etkisiyle düşmeler ve yaralanmalar artıyor. Ufak bir düşme, sendeleme hatta evde yaşanılan basit burkulmalar bile büyük problemlere yol açabiliyor. Kimi zaman önemsenmeyen bir yaralanmanın altından el, bilek kırıkları çıkabiliyor. Liv HOSPITAL Ortopedi Travmatoloji Bölümü’nden El, El Bileği ve Dirsek Cerrahı Doç. Dr. Ayhan Kılıç, böyle durumlarda ne yapılması, nereye gidilmesi gerektiğini açıklıyor.   İlk yapmamız gereken nedir? Çoğu zaman dengemizi yitirdiğimiz anda refleks olarak yaptığımız ilk hareket, yere düşerken elimizle korunmak ya da bulabildiğimiz herhangi bir şeye tutunarak bedenimizi korumak olur. Düşmenin yaralayıcı etkisini kısmen de olsa hafiflettiğimiz bu hareketlerle genellikle el bileği, dirsek ve omuz eklemlerimizi daha doğrusu bunları oluşturan kemik, kas ve bağlarımızı yaralarız. Özellikle el bileğinde yoğunlaşan yaralayıcı kuvvetler bu bölgede genellikle şişmeye ve ağrıya neden olur. Bazen de el ve el bileğinin doğal şeklinde bozulmalar “Çatal Sırtı Deformitesi” gelişebilir ki bu kemiksel yaralanmanın en temel bulgusudur. Bandajlama, askıya alma gibi çeşitli yöntemlerle korumaya alınan el bileğine soğuk uygulama yapılması bilinen ilk müdahalelerin başında gelir.  • Soğuk kompres: Bir bez veya havluya sarılmış buz veya soğutulmuş jellerin yaralanma sahasına yerleştirilmesi bölgesel şişmeye ve ağrı gelişimine yönelik en etkili girişimdir. • Bölgeyi hareketsiz hale getirmek: Bulabildiğimiz bandaj malzemeleriyle çok sıkmadan basitçe sarın ya da atkı, eşarp gibi bir materyalle kolu boyuna askılayın.   Nereye gitmeliyiz?   • Dokulardaki şişmenin artmasını ve ağrının dayanılmaz olmasını beklemeden en yakın hastanenin acil ün...

YANAKLARDAKİ KURULUK, EGZAMA OLABİLİR

  Kış aylarıyla birlikte havaların soğuması, nemin düşmesi, derinin kurumaya başlaması nedeniyle egzamalarda alevlenmeler yaşanıyor. Özellikle bebeklerde doğumdan 2 ay sonra yanaklarda kızarıklık ve kuruluk görülmesinin egzama belirtisi olduğu vurgulanıyor.   Acıbadem Bursa Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Tuğba Türker, egzama hastalığının, derinin iç ve dış faktörlere verdiği ateşlenme yanıtı sonucu oluşan tabloların genel adı olduğunu ifade etti. Dr. Türker, şu bilgileri verdi: “Alerjik egzama, temas egzaması, sinirsel egzama ve yağlı deri egzaması, dermatoloji pratiklerinde en sık karşılaşılan başlıca egzama türlerinden. Alerjik egzama, genetiğin, bağışıklık sisteminin ve çevresel faktörlerin rol oynadığı, tekrarlayıcı seyirde ve şiddetli kaşıntının ön planda olduğu bir egzama türü. Saman nezlesi, gıda alerjisi ve astım gibi diğer alerjik hastalıklara da eşlik edebiliyor. Temas egzamaları, deriye dıştan temas eden çeşitli maddelerin oluşturduğu egzamalardır. Sinirsel egzama ise, genel olarak bir sıkıntı ve stres anında ortaya çıkan bir egzama türüdür. Sinirsel egzama kişilere çok zor zamanlar yaşatabiliyor. Yağlı deri egzaması özellikle derinin fazla yağ salgılamasıyla ortaya çıkan ve yine stres yoğunluğuna göre atak yapabilen bir deri hastalığı çeşididir.”   BEBEKLERDE EGZAMA BELİRTİLERİ   Bebeklerde egzama belirtileri hakkında uyarılarda bulunan Dr. Türker, şunları dile getirdi: "İlk işaretini doğumdan 2 ay sonra, bebekler de yanaklarında kızarıklık ve kuruluk şeklinde veriyor. Zaman zaman sulantılı, deri çatlakları ile seyreden ve yaklaşık 1 yaşa kadar da azalıp artan deri belirtileriyle kendini gösteriyor. 1 yaştan sonra kol ve bacaklar da önceleri dış yüzlerinde, oyun çocuğu döneminde de kıvrım/büklüm yerle...

10 SORUDA AKCİĞER KANSERİ

      Kanserden ölüm nedenleri arasında birinci sırada yer alan akciğer kanseri; erken evrelerde başarı sağlanarak tedavi edilebilen bir kanser türüdür. Akciğer kanserinin en önemli nedeni sigara içmek gibi görünse de, hastalık sigara içmeyenlerde de kendisini gösterebilmektedir. Memorial Ataşehir Hastanesi Medikal Onkoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Gökhan Kandemir, akciğer kanseri hakkında merak edilen soruları yanıtladı.   1. Akciğer Kanseri Nedir? Akciğerlerin birinde ya da her ikisinin dokusunda, anormal hücrelerin kontrolsüz büyümeleri ve çoğalması sonucu gelişen kötü huylu tümörlerdir.    2.  Kimlerde Akciğer Kanseri Görülür? Akciğer kanseri, dünyada ve ülkemizde erkeklerde en sık görülen kanser türüdür. Kadınlarda görülme sıklığı da giderek artmaktadır. Kanserden ölüm nedenleri arasında birinci sıradadır. Kalın bağırsak, meme ve prostat kanseri nedeniyle yaşamını yitirenlerin toplamından daha fazla kişi akciğer kanseri nedeniyle hayatını kaybetmektedir. Yaş ilerledikçe görülme sıklığı artar. Örneğin; 45 yaş altında nadiren ortaya çıkarken, genellikle 50-70 yaşlarında tanı konulmaktadır.   3. Akciğer Kanserinin Farklı Tipleri Var mıdır? Bu kanser türü, “küçük hücreli” ve “küçük hücreli dışı akciğer kanseri” olmak üzere başlıca iki gruba ayrılır. Büyümesi, yayılması ve tedavisi hastalık tipine göre farklılık gösterir. Küçük hücreli akciğer kanseri, daha hızlı büyüyen ve vücudun diğer yerlerine daha fazla yayılan türdür ve tüm akciğer kanserlerinin %20’sini oluşturur. Bu rahatsızlığın ne...